Aliağa ve Çevresindeki Antik Kentler

Gryneion:

Çandarlı Körfezi kıyısında, Elaia ile Myrina arasındadır. Yenişakran Temaşalık (Çıfıtkale) mevkiinde kurulmuş bir ören yeridir. Zamanında Apollon Tapınağı ve kehanetleri ile tanınmıştır. M.Ö. 334 yılında Parmenion tarafından yıktırılmıştır.

Gryneion, denize yakın bir yerleşim yeri olduğundan, antik kalıntıların araştırılması da kolaylaşmaktadır. Görülmesi gereken önemli bir tarihi merkezdir.

Myrina (Sebastopolin): 

Güzelhisar Çayının (Pythikos) denizle birleştiği yerde Çandarlı Körfezi'nin son koyunda yer alır. İki tepe üzerinde bulunan ve bir rastlantı sonucu köylüler tarafından ortaya çıkarılan  Nekro poliste (mezarlık) kalıntıları vardır.

İlk araştırmayı 1874'te M.E. Batezzi yapmış ve 5000 kadar mezar ortaya çıkarılmıştır. Bu kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin tümü yurtdışına kaçırılmıştır. Kaçırılmayan eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Şehrin M.Ö. 454-425 yılları arasında Atina Konfede- rasyonunda önemli bir yeri vardı.  M.Ö. 475' te Kserkes şehri Birinci Gongylos' a verdi. 1. Gongylos' da M.Ö. 339'da Myrina' yı oğlu İkinci Gongylos' a bıraktı. M.Ö. 260' ta şehri Selefkiler ele geçirdiler. Kısa bir zaman sonra Arkaios Savaşı sonunda Attalos şehri geri aldı. Şehir M.Ö. 11. yüzyılda Bergama' nın hakimiyetine girdi. M.S. 17-30 yılları arasında depremler Myrina' yı tahrip etmiştir.

Aigai :

Nemrutkale, Güzelhisar çayının başlangıcındadır. Görünürde kalıntılar vardır. Köseler Köyü'nün yakınında, Nemrud kalesi olarak bilinen bu Aiol yerleşimi, yanı zamanda antik Yunan'ın Anadolu'daki en eski kentlerinden biriydi.

Onlarınki sakin bir yurttu. Tarımla uğraşır, zeytinyağı üretirlerdi. Komşuları girişimci İnoialılara göre iddiasız bir yaşamları vardı, ama keçi kılı dokumalarıyla da kimse rekabet edemezdi. Bir de "Ben de senin için beyaz keçi getiririm sunağa" diyen şairleri Lesboslu (Midilli) Sappho (M.Ö. 7- 6. yüzyıl) ile Yaklaşık 500 yıl sonra ünlü tarihçi ve Coğrafyacı Strabon "Sappho ile şiir alanında en alt düzeyde bile yarışabilecek hiçbir kadının varlığını tanımıyorum..." diye not düşmüştü 'Geographika' adlı eserinde.

Ve bu sessiz topraklardan dünyaya yayılan başka büyülü sesler de vardı: "Eski zamanın yedi bilge kişiden biri Pittakos", şair Alkaios, yedi tonlu ölçünün yaratıcısı Terpandros, Atina'daki Platon'un Akademiası'nın başına geçen Pitaneli (Çandarlı) Arkesilaos, antik dünyanın baş yapıtlarından “Theogonia/Yaratılış'ın yazarı Kymeli (Aliağa) Hesiodos ve tüm zamanların en büyük ozanı Homeros... Hepsi de adına Aiolis denilen toprakları solumuştu. Onlar, kıta Yunanistanı'ndan Batı Anadolu kıyılarına, ilk göçü gerçekleştiren Aiol boyunun çocuklarıydı.

Ege Denizi'ni, yaklaşık 3100 yıl önce gemilerle aşıp geçen Teselya ve Boitia kökenli ataları, Edremit Körfezi'den İzmir'e değin tüm kıyı bölgesinde ve adalarda koloniler kurmuştu. İleride Anadol'da parlamaya başlayacak Helen uygarlığının öncüleriydi. Ama varlıklarını ancak 9. ve 8. yüzyıllarda göstermeye başlayabileceklerdi.

Amazonlarla bir ilişkileri olabileceği şeklinde yorumlar da vardı. Ama en önemlisi 'Ege' adının kökeninde yatan efsaneydi. Ege, yani eski Yunan dilinde keçi anlamına gelen şu Aigaios, Aega sözcüklerinin gelip dayandığı yer...

Mitolojiye göre, Atina kralı Aegeus, oğlu Theseus'u, Girit'teki bir labirent sarayda yaşayan boğa ve insan karışımı canavar Minotauros'a kurban olarak göndermişti. Eğer oğlu bu labirentten geri dönerse, gemiye beyaz yelken çekilecekti. Theseus, Girit Kralı'nın kızının yardımıyla azgın yaratığı öldürüp, her yıl kurban isteyen Minos geleneğine son vermişti ancak, dönüşte beyaz yelkeni çekmeyi unutmuştu. Bunu gören baba Aegeus, kendini denize atmış. Ege Denizi de, bundan böyle onun adıyla, Aigaios Pontos olarak anılmaya başlanmıştı.

Ege söylencesi öylesine güçlüydü ki, denizden karanın içlerine, Çandarlı ve Manisa arasındaki Yunt Dağı'nın yamaçlarına kurulu bir kente kadar ulaşmıştı.onun adı da Aigai idi, yani keçiler halkı. Köseler Köyü'nün yakınında, Nemrud kalesi olarak bilinen bu Aiol yerleşimi, yanı zamanda antik Yunan'ın Anadolu'daki en eski kentlerinden biriydi. Bugün menengeç ve meşe ağaçlarının altında, yıkık bir kent gibi görünse de, ayaktaki kalıntıları halen etkileyicidir Aigai'nin. Çünkü bu izler kentin bir zamanlar nedenli ihtişamlı olduğunu ve aynı zamanda da tarihinin çok gerilere dayandığını söyler. Çok iyi korunmuş, ince işçilik sergileyen yüksek duvarları eşi bulunmaz bir malzemedir. Ve Aigai, bu özelliğiyle, günümüze kalan en önemli antik kentlerinden biri olarak öne çıkar. Kenti saran sur duvarları, yaşanılan tarihi evreleri gözler önüne serecek denli güzel örnekler sunar.

Her şeyden önce ender olarak gözlenebilen arkaik dönem, yani, MÖ. 7. ve 6. yüzyıl gibi erken döneme ilişkin duvar kalıntıları, kentin tarihini çok eskilere götürecek en önemli kanıt olarak belirir. Sonra Helenistik, ardında da Roma dönemi...

Yoğun taş yığınları ve yıkıntıları arasında, onun seksen metre uzunluğunda ve on metreyi aşan yükseklikteki çarşı (agora) binası beklenmedik bir sürpriz gibidir. Üç katlı olan bu yapının alt katı bir sokağa, en üst katı ise agoraya açılır. Orada, ele geçen ender eserlerden birini, yalnızca Aiol mimarisine özgü çok önemli bir elemanı görürsünüz. Bu mantar şeklinde bir sütun başlığına ait bir parçadır.

Sonra tiyatronun üst terasındaki tapınaklar alanında tanrılar tanrısı Zeus ve kızı savaşçı Athena'ya adanmış olduğu düşünülen iki tapınağa ait kalıntılar karşılar sizi. Akropolisin batıya uzanan ucundaki küçük tapınak ise bereketin simgesi Demeter ve kızı Kore'ye tapınılmak için yapılmıştır.

Aşağıdaki Kocaçay vadisinde ise bir başka tapınak keser önünüzü. Bu kralların, soyluların, köylülerin ve hatta kölelerin, gelecekteki kaderlerini umutsuzca öğrenebilmek için başvurdukları bir tanrı içindir; Apollon.

Karanlığa gömülen çoğu Aiolis kentinin aksine, İskender'den sonra, MÖ 218'de Bergama Krallığı'na bağlan- masıyla birlikte adını duyurmaya başlayan Aigai, barbar olarak tanımladıkları Pers egemenliğinden (MÖ 6 ve 4. yüzyıl) uzakta, sorunsuz bir yaşam sürdürdü. Yunan kolonilerini tehdit eden siyasi güce ve ticari tekele dönüşecek. Delos Deniz Birliği'ne de hiçbir zaman üye olmadılar. Egemenliklere sessizce boyun eğdiler, ama Aiol Birliği'nin en önemli 12 kenti arasında, tıpkı bir keçi gibi, inatla, kimliklerini en fazla koruyabilen ve yaşatabilen de onlar oldu.    

Kyme:

Çakmaklı Köyü yakınındadır. İlk kazılar Çekler tarafından yapılmıştır ve 1952 yılında Doktor Baki Örgün yönetiminde kazılar sürdürülmüştür. Buluntular İzmir Arkeoloji müzesindedir.

Aeolis Kyme'si, denizin yakınında, geniş Aliağa körfezinde bugün Nemrut Limanı olarak adlandırılan bir koyda bulunmaktadır. Geleneğe göre şehir, 1050 yıllarında “Frigio Locrico”dan gelen Aeoller tarafından daha önceleri Pelasglar tarafından yerleşim görmüş sit üzerinde kurulmuştur.

Şehir, kuruluşundan hemen sonra Ege ve Campania Cuma'sının kurulmasında işbirliği yaptığı Batı'yı ilgilendiren ticari trafiğin merkezi olmuştu. 1700'lu yılların gezginleri tarafından tespiti yapılmış, 1800'lü yılların ortalarında ilk olarak toprak sahibi D. Baltazzi sonra da S. Reinach tarafından güney nekropolünde yapılan kazılara sahne olmuştur.

1925 yılında, A. Salaç tarafından yönetilen bir Çekoslavak heyeti, aralarında bir portiko, del vasaio olarak adlandırılan bir ev ve ufak bir İsis tapınağının olduğu birçok kalıntıyı gün ışığına çıkarmıştır. Bunları türk açmaları takip etmiş; 1955 yılındaki, E. Akurgal tarafından Güney Tepe'nin yakınlarında yapılan kısa zamanlı olan açmada orientalizan seramik bulunmuştur.

Diğer kazılar İzmir Müzesi tarafından 1979-1982 yılları arasında Güney Tepe yakınlarında önemli epigrafik ve yapısal buluntuların bulunduğu kentin değişik alanlarında gerçekleştirilmiştir. Catania Üniversitesi'nin sistematik araştırmaları 1982 yılında başlatılmış, ilk olarak İzmir Müzesi ile çalışılmış ve 1986 yılından itibaren sit alanındaki araştırmalarda tam sorumluluk şeklini almıştır.

Kyme, Aliağa'nın güney batısında, günümüzde Nemrut Koyu denilen Namura koyundadır. Aiolis'in en büyük kentlerinden biri olan Kyme'den antik tarihçiler, Phrikonis veya Phrikontis olarak da söz etmişlerdir. Bu kentin İtalya'daki Kymai, Makedonya'daki Kyme kentleri ile bağlantısı olup olmadığı bilinmemektedir.

Kyme sözcüğü Hellen dilinde bir anlam taşımamaktadır. Bununla beraber Prof. Bilge Umar, Luwi-Pelasgas dilindeki “Ana Tanrıça'nın kenti” anlamındaki Kama'dan türetildiğini söylemektedir. 

Kentin kuruluşu kesinlik kazanamamıştır. İlkçağ destanlarına göre Amazonlardan bir kraliçe tarafından kurulmuştur. Strabon, Yunanistan'ın Thermopylai'nin üst tarafındaki Lukris'den gelenlerce kurulduğunu söylemektedir. Bu göçmen grubu Pelasglarla savaşmış, Neon Teiklos ve Larissa'dan sonra Kyme'yi kurmuşlardır. Tarihi kaynaklara göre Troia Savaşının ardından Helenlerin Aio kolu bölgeye yerleşmiş, Pelasgların saldırılarına karşılık Neon Teiklos'u kurmuşlardır. Larissa'nın zayıflaması üzerine de Kyme'nin temelleri atılmıştır. 

Strabon, Aiol Kentlerini anlatırken Kyme'den şöyle bahseder:

“Aiolis kentlerinin en iyisi ve en büyüğü Kymê'dir. Burasının Lesbos ile birlikte sayıları otuza varan ve halen çoğu yok olmuş bulunan diğer kentlerin Metropolis'i olduğu söylenebilir. Kymê, akılsızlığından dolayı alay konusu olmuştur. Bazılarının anlattığına göre, kuruluşundan ancak üçyüz yıl sonra liman vergisi alınmaya başlanmıştır ve bundan önce halk bu gelirden yararlanamamıştır. Bu nedenle, deniz kıyısında bir kentte yaşadıklarını geç öğrenmiş bir halk olarak ün kazandılar.”

Kyme'de yaşayan halk denizci olmalarına karşılık kısa zamanda ekonomik yönden de güçlenerek gelişmişler ve Aiolis bölgesinde önemli bir kent olmuşlardır.

Kyme, Larissa'nın ele geçirilmesi ve Pelasgların da direnişlerinin kırılmasından sonra kurulmuş ve gelişmiştir. Kentin Helen yerleşmesini izleyen yılları oldukça karanlık kalmıştır.

Anadolu'nun önemli tarih olaylarından Kyme'lilerin önemli katkıları olmamıştır. Ancak Pers istilâsı sırasında Kyme tiranı Aristogoras, Pers Kralı Darius'un M.Ö.512'de Skyth ülkesine düzenlediği sefere gemileri vererek onu desteklemiştir. Xerkes M.Ö.480'de Yunanistan'ı işgal ederken Kyme'deki Pers Satrabı Sandokes on beş gemi ile Pers donanmasına katkıda bulunmuştur. Delos Birliği kurulduktan sonra da Kyme, birliğe yılda dokuz talent vergi ödemek zorunda kalmıştır. Bu vergi Ephesos, Miletos gibi büyük İon kentlerinin ödediklerinden çok daha fazla idi. 

M.Ö.IV. yy.da Kyme, Klozomenai ile komşu şehirlerden Leukai'yi ele geçirmek için bir mücadeleye girişmiştir. Delfoi kehanet merkezi Apollon'un “Leukai'de ilk kurban törenini yapacak halka ait olacaktır” sözünü taraflara iletmiştir. Bunun üzerine Klozomenai'liler Smyra körfezinin karşı kıyılarına bir gurup kolonist göndererek onların toplandıkları yeri Klozomenai toprağı saymışlardır. Böylece Klozomenai'liler Kyme'lilerden önce Leukai'ye gelerek kurban töreni yapmışlar ve yarışı kazanmışlardır. 

İki tepeye yayıldığı anlaşılan Kyme, XIX.yy.ın sonlarında Fransız, Alman ve Çekoslovak bilim adamlarının yapmış olduğu küçük çaptaki kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Ancak bu araştırmacıların ortaya çıkardıkları kalıntı ve buluntuların ne oldukları pek bilinmemektedir. Daha sonraki yıllarda Ekrem Akurgal (1950) , Baki Öğün (1952) ,Hasan Tahsin Uçankuş (1979) ,Vedat İdil ve Orhan Bingöl (1981-1983) küçük çapta olsa da kazı çalışmaları yapmışlardır. Prof. Sebastane Lagona 1985'den bu yana çalışmaları sürdürmüştür. 

Kyme'nin kalıntıları İonya kıyılarındaki diğer kentlerin kalıntılarında olduğu gibi yağmalanmış, yeni kentlerin yapımında taşları kullanılmıştır. Bu nedenle de Antik Çağların ünlü Kyme kentinden günümüze pek az kalıntı gelebilmiştir. Bunlar da sur kalıntıları, ne olduğu yeterince anlaşılamayan anıtsal bir yapı, Ion üslubunda mabet kalıntıları, gövdeleri yivsiz iki sütun dizisi ile tiyatronun yeridir.


Kuzey tepenin eteklerindeki tiyatronun yarım daire şeklindeki Cavea'sının yalnızca izleri görülebilmektedir. Prof. S.Lagona burada yaptığı kazılarda tiyatronun orkestra bölümünün bir kısmı ile on iki sütunun yerleştiği çukurları, mask, silen başı gibi küçük buluntuları ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Kuzey Tepe'nin en üst noktasında da İon üslûbunda yapılmış ve Tanrıça İsis'e adanmış bir mabedin varlığından söz edilmişse de yeterli kalıntı bulunamamıştır. Bunların yanı sıra Namurt limanında kuzey ve güney Mendirek'e ait kalıntılar ile çok sayıda yazıt ve sikke ele geçmiştir. Kymede toprak üstünde sayısız çanak çömlek parçalarına çok sayıda rastlanır. M.S. II.yy.da Kyme'lilerin bastırdıkları sikkeler üzerinde Ephesos Artemis'ine benzeyen bir Anadolu tanrıçasının kabartması dikkati çeker. İzmir Arkeoloji Müzesindeki tunç atlet heykeli ile İstanbul Arkeoloji Müzesindeki Artemis başı en güzel buluntulardır.

KAZILAR

Aliağa yakınlarındaki KYME antik kenti,  antik çağda Aiolis adı ile anılan bölgenin baş şehridir.  KYME Namurt körfezinde Petrol Ofisi ve Petkim yanında, akılla, bilimle, bin yıllar sonra yeniden ayağa kalkıyor.

İtalyan asıllı ama 25 yıldır sürdürdüğü kazılarla artık Anadoludan biri olan Ord. Prof. Dr. Arkeolog  Sebastiana Lagona ve ekibi KYME'de çok önemli sonuçlar elde ediyor. Son yıllarda KYME bilimsel kazılarla gün ışığına çıkmaya başladı.

KYME açıklarında denizden balıkçılar tarafından çıkarılan koşucu heykeli büyük ilgi görüyor. Bronzdan olan heykel M.Ö 1.Yüzyılın 2.Yarısına tarihleniyor ve İzmir Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Aeolis Kyme'si, denizin yakınında, geniş Aliağa körfezinde bugün Nemrut Limanı olarak adlandırılan bir koyda bulunmaktadır. Geleneğe göre şehir, 1050 yıllarında “Frigio Locrico” dan gelen Aeoller tarafından daha önceleri Pelasglar tarafından yerleşim görmüş sit üzerinde kurulmuştur.

Şehir, kuruluşundan hemen sonra Ege ve Campania Cuma'sının kurulmasında işbirliği yaptığı Batı'yı ilgilendiren ticari trafiğin merkezi olmuştu. 1700'lu yılların gezginleri tarafından tespiti yapılmış, 1800'lü yılların ortalarında ilk olarak toprak sahibi D. Baltazzi sonra da S. Reinach tarafından güney nekropolünde yapılan kazılara sahne olmuştur. 

1925 yılında, A. Salaç tarafından yönetilen bir Çekoslavak heyeti, aralarında bir portiko, del vasaio olarak adlandırılan bir ev ve ufak bir İsis tapınağının olduğu birçok kalıntıyı gün ışığına çıkarmıştır. Bunları Türk kazıları takip etmiş; 1955 yılındaki, Ekrem Akurgal tarafından Güney Tepe'nin yakınlarında yapılan kısa zamanlı olan açmada orientalizan seramik bulunmuştur. 

Diğer kazılar İzmir Müzesi tarafından 1979-1982 yılları arasında Güney Tepe yakınlarında önemli epigrafik ve yapısal buluntuların bulunduğu kentin değişik alanlarında gerçekleştirilmiştir. 

Catania Üniversitesi'nin sistematik araştırmaları 1982 yılında başlatılmış, ilk olarak İzmir Müzesi ile çalışılmış ve 1986 yılından itibaren sit alanındaki araştırmalarda tam sorumluluk şeklini almıştır.

KYME KENTİ BÖLÜMLERİ

BATIK DALGAKIRAN:

Günümüzde aşağı yukarı tamamen sualtında kalmış Liman yapıları, sahildeki bir dizi duvar ve suyun hemen altında görülebilen, 200 m. uzunluğunda, büyük dört köşe bloklardan oluşmuş gösterişli dalgakırandır. İlk incelemeden yapının değişik yapım zamanları ortaya koymuştur: en eski olan ilk zamanda büyük düzenli taş bloklarla inşa edilmiş ve 200 m. uzunluğunda bir dalgakıran görünümündedir; birinci dalgakıranı temel alan ikincisi, uzunluk olarak aynı olmakla beraber genişlik olarak iki katı ve eskisine benzer düzenli fakat daha kısa olan birbirlerine kırlangıç kuyruklu metal kenetlerle tutturulmuş bloklardan oluşmuştur. Kesinlikle bu yapıdan bir bölümü oluşturan kıyıdaki platformun büyük kaplama taşlarının altında gerçekleştirilen stratigrafik kontroller, İ.Ö. IV. yüzyılın ortaları civarına yapıyı tarihlendirilmeye götürür.

ORTAÇAĞ KALESİ:

Sahil kıvrıntısının tam ortasında aceleyle inşa edilmiş bir kale ve bunun için planı çok sıradışı ve alışılmamış bir tekniktedir: Harcsız ve üç metre genişliğinde dış duvar, bağlantısız değişik boyutlarda büyük bloklar ve düzenli dolgu bloklarıyla inşa edilmiştir. Dolgu; taş, toprak ve tuğla değişik parçaları kapsar. Dolgu parçaları arasında iki korinth tipi başlık ve Troya tipi bir labirentin çizildiği gri taştan bir blok vardır. Yapı içlerinden yalnızca dört tanesinin yerinin kesinlikle belirlendiği: bir tanesi kuzey yanın başlangıcında, kapı yanında; ikincisi doğu yanının ortasında, üçüncüsü güney yanında, dördüncüsü güney yanının sınırında günümüzde su içinde bulunan; kulelerden oluşmuştu. Yapının iç duvarları, daima birbirine bağlı olmayan küçük taşlardan yapılmıştır ve iki açık avlu etrafında ortaya çıkan bir dizi mekan oluştururlar; bunların bazıları niş veya havuzlardandır; kuzeydoğu köşesindekiyse hayvanları bağlamak için halka biçimindedir. Ortaçağ yapısına iki giriş açılır: birincisi liman yakınlarında 3 metre genişliğinde; ikincisi güney yanın merkezinde. Merkezde limanın dalgakıranıyla bağlantılı olası gereken bir açıklık var gibidir.

HELLENİSTİK ANDEZİT KENT DUVARI:

Kalenin çevre duvarının kuzey yanında, Ortaçağ duvarının altında, Hellenistik Dönem‘den güçlü bir çevirme duvarı tarafından oluşturulan alttaki yapıdan arda kalmış olanlara uyarlanmış Protobizans‘ın ki bulunur. Deniz kıyısından iç kısımlara doğru giden bir savunma duvarından bahsedilmektedir; çift yüz tekniğiyle inşa edilmiştir, 3m. genişliğinde, dış yüzey sivri köşeleri yuvarlatılarak bir tür kenet yaratılan düzgün andezit bloklardan, iç yüzey ise yüzeyleri birbirine paralel kumtaşı bloklardır. 

İlk aşamada batı-doğu doğrultusunda yaklaşık 75 m. ilerleyen ve sonra güneye kıvrılan duvarda, biri kuzey kanatta, deniz yakınında, ortaçağ kalesininkine göre biraz karışık düzenlenmiş; öteki, kuzey-doğu köşesinde üzerinde tekerlek izlerinin görüldüğü taş döşenmiş bir yolun karşılığında olmak üzere iki tanesi arabaların geçmesi için, toplam üç tane geçiş vardır. Üçüncü açıklık, birincisine yakın, açık renkli mermerden üç basamaklı, kenarlarda iki yarım sütunlu, eşikte belki de bir kapı için kullanılan zıvanaların izlerinin olduğu, bir giriş sunmaktaydı, daha çok andezit duvarın çağdaşı bir küçük yapının kapısı olabileceğini düşündürür.

GÜNEY TEPESİ ÜZERİNDEKİ YERLEŞİM BÖLGESİ :

Güney Tepe'nin kuzeybatı yamacı, şehrin uzun hayat dönemi boyunca konut bölgesi olarak kullanılmıştı. İncelenen kısıntılı alanda, yıkılmış daha erken binaların kullanılmasıyla çoğunlukla üst üste gelmiş en az beş inşa katı ortaya çıkarılmıştır. 

En eski inşa katı; kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanan, iki mekanı birleştiren bir eşiğin izlerinin görülebildiği ince ve uzun duvar tarafından temsil edilmektedir. Duvarın kronolojisi kesin olmamakla beraber İ.Ö.V.yy.'dan öncedir. İkinci kattan İ.Ö.V. yy.'in sonundan itibaren tarihlenebilen bir yapının bölümünü oluşturan iki oda (A ve B mekanları) gözükmektedirler. Yapı, kuzey yanda bitiyormuş gibi gözükse de A mekanının girişinin açıldığı güney yanda da başka mekanlar var olabilir. A mekanının batı duvarı kalker düzensiz büyük bloklardan inşa edilmiş ve tepenin uç kısmının doğal güçlü yükseklik farkını birleştirmek için teraslama duvarı görevini de yapmaktaydı. Bu duvarın ayakları dibinde yapının çatısından gelen suları toplayan kayaya oyulmuş bir sarnıç vardı. 

Sarnıç döküntüyle ve Geç Hellenistik Dönem'e tarihlenebilen çok sayıda acroma ve siyah vernikli seramikle dolmuştu. Roma İmparatorluk Çağı'ndan, ortalama olarak bollukla beyaz harç ve tuğlayla inşa edilen bazı duvarlar görülmektedir. Bu dönemde, A mekanının doğusunda bir servis odası gerçekleştirilmiştir. Dolmuş olan sarnıcın bulunduğu alanda duvarları sıvayla boyanmış yeni bir oda oluşmuştur. 

Geç Roma Dönemi'nde alan, odaları harçsız ve daha erken malzemeyle doldurulmuş çoğunlukla polikrom mozaikle zenginleştirilmiş geniş bir konut tarafından işgal edilmiştir. Yıkım tarihi VI. yy.'in sonuyla VII. yy. ilk yarısı olan yapının yayıldığı alan hala açıklığa kavuşmamıştır. Son kat, kazının kuzeyinden gelen son derece yüzeysel yapılarla belirlenmiştir: Kuzeybatı-güneydoğu doğrultusundaki uzun bir duvar ve duvarla aynı yönde olan devşirme taşlardan oluşmuş bir rampa alanın Bizans Çağı'ndaki bir kullanımının zayıf izleridirler.

KÜÇÜK TERMAL BİNA:

Halen kısmen kazılmış yapı, tepenin meyilini takip eden değişik seviyelerde yerleştirilmiş bir dizi bitişik mekandan oluşmuştur. Ana mekanın tabanı mermer kaplanmış, sıvayla boyanmış duvarları ve mermer döşemeleri vardır. Batıda üç basamaklı mermer kaplanmış bir geçit başka bir mekana çıkışa izin vermekteydi. Bütün mekanlarda, yapının dışında bir kanalizasyona dökülen, su dağıtımı için bir seri kanal ve boru gözlenir. Bir dikdörtgen havuzun varlığı ve kanallarla boruların içeride ve dışarıdaki karışık organizasyonu, küçük bir termal yapıyı düşündürmektedir. Seramik malzeme, sikkeler, ve ufak bir kartal gemi sayesinde, kompleks İ.S. III.'yy. sıralarına tarihlenir.

SÜTUNLU YOL :

Geç antik döneme (İ.S. IV.yy.'ın ortası) tarihlenebilir. Taş döşemeli yolun iki yanına konulan sütunların arasından aşağı yukarı belirli bir mesafede, fonksiyonları hala açık olmayan alanlara açılmaktaydı. Olasılıkla birkaç önemli yapıyla bağlantılı olan cadde güneyde, 1974 yılında İzmir Müzesi tarafından kısa bir kısmı gün ışığına çıkarılan ve doğu-batı doğrultusunda uzanan daha erken bir taş döşemeli caddeden bir duvarla ayrılmaktaydı.

TİYATRO:

Kayaya kazılmış oturma sırasının ufak bir bölümünün bulunuşu ve anıtın batı kısmında orkestra yüzeyinin daha erken dönemine ait blokların bulunuşu, Roma seviyesine ait tiyatronun altı veya sekiz cuneiye bölünmüş büyük cavaesiyla ilk hipotetik bir planının taslağının çizilmesine izin vermiştir. Biri erken imparatorluk döneminden ve diğeri de bunu takip eden olmak üzere iki değişik inşa zamanı gösteren Roma döneminden kenarlarda iki plasterle sınırlanan öndeyse 12 küçük sütunla süslenen proscaeneumun hattı; temeller ve her biri iki dikdörtgen mekana bölünmüş iki kanat kapsayan sahne binasının duvarlarının taban kısımları; orkestranın yazıtlı bloklarla (bunlardan biri Aeol birliğine ait bir kararname içerir) doldurularak yapılmış antik bir restorasyon gösteren mermer döşemesi ve harç üzerindeki izden tekrar yapılabilen bitki ve geometrik motifli merkezi simge, yan için bir nişle ön sahnenin genişletilmesinin de; taştan olup Roma imparatorluk Çağı'nda Küçük Asya'da yaygın tip olan arşitrav üç büyük parçası da ikinci dönemin örnekleridir.

TİYATRO YAKININDAKİ DÖŞEME:

Halen yapılmakta olan kazılar, limanla tiyatronun sahnesi arasındaki geniş alanı birleştirirmiş gibi görünen olasılıkla bir portikoyla veya sütunlu caddeyle ilgili olan geniş bir tabanı gün ışığına çıkarmışlardır.

SAHİL BOYUNCA BULUNAN PORTİKO:

Portiko, dorik bir sütun dizisinden, küçük poligonal taş bloklarla döşenen bir kaldırımdan oluşmaktaydı ve bu yapıya ait olan birçok sütun tamburu denizde bulunmaktadır. Daha kuzeydeki bölümde yapı bir kanalizasyon tarafından kesilmiştir.

KUZEY TEPESİNDEKİ KUTSAL ALAN:

Çekoslavaklar tarafından 1925 yılında keşfedilen küçük tapınağın ötesinde  kısmen kayaya kazılmış bir dizi mekan bulunmaktaydı. Bunlardan birinin ortasında ayakta yalnızca bir tamburu kalmış bir sütun bulunur. Biraz daha güneyde, bir duvar tarafından çevrilmiş dikdörtgen bir mekanda, kuzey-batı köşesi yakınında, içlerinde hatırı sayılır kandilin yanı sıra heykelciklerin, küçük boyutlu vazo parçalarının ve heykelcik imali için kalıpların, vazoların ve özellikle Megara tipi kaselerin ve iyi sayıda bronz sikkelerin bulunduğu bir ex voto  çöplük gün ışığına çıktı.

ALİAĞA MÜZESİ

Aliağa'da antik KYME kenti kazılarını sürdüren İtalyan misyonun katkılarıyla Aliağa'da yapımına başlanan Müze inşaatı tamamlandığında, binlerce yıllık kültür uygarlığı KYME'den çıkarılan eserler, çıkarıldıkları topraklarda sergilenme olanağı bulacak.

KYME Antik kenti kazılarını T.C Kültür Bakanlığı ile işbirliği halinde sürdüren  İtalya'nın Catania Üniversitesinin katkılarıyla yapılmakta olan Aliağa Arkeoloji Müzesi yeterli ödenek bulunduğunda tamamlanacak.

Kazı Heyeti Başkanı Prof. Lagona, kaba inşaatı biten müzenin tamamlanması için 350 bin Euroya ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor. Aliağa'da yapımı süren müze bittiğinde, başka müzelerdeki Kyme'ye ait buluntuların kente getirileceği belirtiliyor. Müze bittiğinde, New York Metropolitan, Londra British ve Rusya St. Petersburg müzelerinde sergilenen Kyme'ye ait buluntular, olmaları gereken yere, Aliağa'ya getirilecek.

Kyme Hakkında daha geniş bilgi için tıklayın

E-BÜLTEN
  • Footer Twitter
  • footer instagram
  • Footer youtube
  • footer gmail